Daha Önce Eski Bir Marangozhane’de Çay İçtiniz Mi?

Daha önce eski bir marangozhanede çay içtiniz mi? Ben içtim. İyi ki de içmişim diyorum her seferinde. Şayet içmeseydim Balat’ın eski sakinlerinden ve birbirine güçlü bir sevgiyle bağlı Emecen Ailesi’nin yarattığı bu sıcak yeri hiç keşfedememiş olacaktım.

“Hayat küçük şeylerden oluşur, eğer sen seversen büyük olurlar” der Osho. Marangozhane Cafe de sevgiyle büyüyenlerden. Burada gördüğünüzden daha derin bir hikaye var. Bir ailenin yıllara yayılmış emeği, sevgisi, anıları var.

40 yıllık marangoz atölyesinin cafeye dönüştürülmesiyle başlıyor hikaye. Marangozhane Cafe’de ailenin atölyede ürettiği her şey günümüze uyarlanmış, rengarenk bir haliyle karşınıza çıkıyor. Gelen her misafiri de aile sıcaklığında karşılamaları cabası.

Sevgiyle büyüttükleriniz, sevgisiyle büyüdükleriniz çok olsun sevgili okurlar! Söz şimdi Emecen Ailesi’nde!

Marangozhane Cafe’nin hikayesi ile başlamaya ne dersiniz?

Ferda Emecen (Marangoz Ergün Emecen’in kızı):

Babam 13 yaşında İstanbul’a geldi. Bir eczacı kalfası olarak çalışmaya başladı. İdealist bir adamdı. Daha sonra “Üretmem lazım” diyerek bir Rum marangoz ustasının yanında çalıştı. Zamanla kendisini geliştirip genç yaşta kendi atölyesini açtı.

O yıllarda yetenekli ve çalışkansanız sıyrılmak daha kolay. Babam da çok yetenekli olduğu için ilerleyen dönemde atölyenin bulunduğu binayı satın aldı. Sonra üst kata (Marangozhane Cafe’nin üst katına) taşındık.

Biz küçük çocuktuk, buralarda koşturuyorduk. Babamın işçileri vardı. Makine sesi, talaş, ağaç kokusu… Şu makinanın sesiyle biz büyüdük.

Karı koca el ele verip, alın terleriyle adım adım yükseldiler. O yüzden burada hem annemin hem babamın gençliği var. Gençliği, ümitleri, emeği, alın teri…

Cafe fikri nasıl ortaya çıktı?

Cafeye dönüştürme fikrimiz vardı zaten. Burası babamın eski marangoz atölyesi, o yüzden konsepti de Marangozhane Cafe olarak kurmak istedik. Öyle bir mekan yapalım ki o makinalar, el aletleri de olsun.

Burada gördüğünüz el aletlerinin hepsi babamın kullandığı aletler. Şu tezgahta babam yıllarca çalıştı. Aydınlatmaları kardeşim tasarladı. Sobamız, babamın sobası 50 yaşında. Bunları gerçekten burada yaşatmak istedik. Her şey bir yönü tamamladı.

Babanız cafe fikrine başta nasıl baktı?

Bir zanaatle uğraştığında hassas noktaların oluyor. Babamın da el aletleri, makinaları ömrünü verdiği şeyler. Birlikte büyümüş onlarla aslında. O yüzden bize biraz zorluk çıkardı.  Son halini görünce tabi o da gayet mutlu. (Gülüyor)

Marangoz atölyesi ne zaman açılmıştı?

1979 yılında.  40 yıllık mazisi var. Bir de babam İstanbul’da tanınan bir ustadır.  Çocukken müşterilerin sürekli babama “Ergün Usta ne kadar güzel yapmışssın” diye teşekkür ettiğini hatırlıyorum.

Biz zanaatkar bir aileyiz. Annem de küçükken sürekli tasarlar, dikerdi. Ben daha 10 yaşında kendi elbisemi tasarlıyordum. Şimdi moda tasarımcısıyım. Kardeşim de marangoz ustası.  Hedefimiz yine tasarlayıp kaliteli şeyler üretmek.

Aslen İstanbullu musunuz?

Biz Kastamonuluyuz. Annem de babam da İnebolulu, sahil çocukları. Karadeniz müthiş bir yerdir biliyorsunuz. Babam 13 yaşında oraya geliyor. Sonra anneme aşık oluyor. Annemi kafaya takıyor ve çalıyor kalbini. Bir süre mektuplaşıyorlar, babam askerden dönünce evleniyorlar.

Nasıl tanışmışlar?

İkisi de sahilde yaşıyor. Aralarında 15 dakika yürüme mesafesi var. Anneannemin bahçesinde de nar ağacı vardır, sokağa doğru sarkar. Babam her geçtiğinde diyormuş ki “Her geçtiğimde bir nar ağacına özenirdim. Bir de Reyhan’a bakardım. Onun da yanakları nar gibi kızarırdı.”

Öyle başlamış hikayeleri. Sonra ilk istemeye gittiklerinde annem kabul etmemiş. Romantik, şiirsel bir adamdır babam. İşin peşini bırakmamış, annemi ikna etmiş.

Babanıza hayransınız gördüğüm kadarıyla…

Anneme hayranlık, babama aşk var. Anneme olan hayranlığım da şuradan geliyor.

O yıllarda biz üst katta yaşıyoruz, babamın atölyesi alt katta. Babam işteki stresini annemle konuşurdu. Her zaman zanaatkar bulmak zordur. O zaman işçilerle sıkıntı yaşandığında annem bir gece dükkana inip kapı siparişi almıştı.  Sabaha kadar 40 kapının ahşap şeritlerini geçirmiş. Sabah işçiler görünce şaşırmış “Reyhan Abla biz bunu kaç günde yapıyoruz, sen sabaha kadar nasıl bitirdin” demişler. Çok azimlidir annem.

“Sevgiyi önemseyen insanlar olarak az değiliz.”

Cafe deneyimi nasıl gidiyor?

Biz tasarım, zanaat kısmında olduğumuz için ticari kısmında pek bir tecrübemiz yok. Şimdi onu oturtmaya çalışıyoruz. Bir yer tasarladık ve gelenleri misafirimiz gibi görüyoruz.

Açtığımızda belli bir hedefimiz yoktu. Kendi kendisine kitlesini oluşturdu bu mekan.Gelenler mutlaka eşini, dostunu, ailesini alıp geliyor. Gelen misafirlerle derin sohbetlerimiz oluyor mesela. Buraya gelen insanlar ailemizin bir parçası oldu.

Maddi olarak sorunlar yaşıyor musunuz?

Yaşıyoruz, çünkü biz burayı elimizdeki tüm birikimi harcayarak oluşturduk. Küçük sermayelerle başladık. İşin içine girince fiyatlar arttı. Mekan büyüdükçe ihtiyaçlar da büyüyor.

Balat’ın 40 yıllık sakinleri olarak bir değişim hissediyor musunuz?

Buralarda eskiden hep keresteci ve balıkçılar vardı. Yıllar yılı burada oturan tanıdığımız var. Sonra burası göç aldı. Yerleşik halkın büyük bir kısmı başka yerlere taşındı. Çehresi değişti.

Biz çocukken turistlerin sıkça gittiği, renkli evlerin olduğu Balat’ın öbür ucuna geçemezdik. Şimdi gidebiliyoruz. Bir yandan güzel, bir yandan da çehresi değiştiği için ruhu kayboldu.

Balat’ın ruhuna zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

Şu anda zarar verdiğini düşünmüyorum ama ilerleyen zamanlar için endişem var. Balat kendi içine sığmadığı için sınırları genişledi. Ruhunu kaybediyor mu? Henüz değil. Mahallenin yerlileri olarak mahalle ruhunu hala yaşatıyoruz. Ama ileride ne olur bilemiyorum.

Peki, manevi değerler…

Onun şehirle ilgisi yok. Biz millet olarak hızlı bir şekilde kaybediyoruz bunu. 5 yıldır  Los Angeles’ta yaşıyorum. İçerideyken fark edemiyorsun ama dışarıdan gözlemlediğinde görebiliyorsun. İnsanlarımız, bizler, bir şeyi oturtamadık… Modernleşirken bir şeyleri kaybettik. Daha cahil, daha bilinçsiz bir hale dönüştük. Ama bu bir süreçtir. Her toplumun kendini kaybettiği bir dönem olur. Geçici olarak görüyorum.

Dünyada iyilik ve sevgiyle dolu, çevresini güzelleştiren insanların az olduğuna inanmıyorum. İyi insanlar kendi içine çekildiği ve varlığını göstermeyi seçmediği için azmışız gibi geliyor sanki…

Kesinlikle her cümlenize katılıyorum. Çünkü kötülük güçlü ve baskın bir enerjidir. İyilik naif insanların bir parçası olduğu için.

İyilik kötülük diye tanımlamak yanlış olabilir belki. Aslında sevgi diyebiliriz… Sevgi daha pasif bir duygu olarak kalıyor. Dünyadaki tüm kötü duyguları bastıracak çok güçlü bir enerjidir aslında sevgi. Ama karanlık ve sevgisizlik daha baskın hareket ediyor. Sevgiyi önemseyen insanlar olarak az değiliz. Sevgi ufacık ışık görse filizlenen bir şey. Sadece daha çok birbirimize ulaşmamız lazım. Biz bu mekanda bunu yapmak istiyoruz.

Bizim de karanlıkta kalmış insanlara ışık taşımamız gerekiyordur belki de…

Kesinlikle… Nefretin hızla yayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Nefret neye duyulursa duyulsun, haklı bir nefret ya da öfke dahi olsa o seni üzen, çirkin şeye dönüştürüyor. Bunun telafisi sevgide.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir